Araştırma Aşı

Aşı Nedir? Aşılar Hayatımıza Ne Zaman ve Nasıl Girdi?

Aşı Nedir? Aşılar Hayatımıza
Ne Zaman ve Nasıl Girdi?

Prof. Dr. Osman ERGANİŞ
Selçuk Üniversitesi Aşı Geliştirme ve Uygulama Merkezi Müdürü-Konya

İnsanoğlu, yaratıldığından bu yana doğa ile iç içe yaşayarak, gözlem yaparak gelişmiştir. Tek hücreli canlıların insandan önce yaratıldığı, hatta bazı canlıların suda yaşayan tek hücreli canlılardan çoğaldığını ileri sürülmüştür. Ancak, insanoğlunu yaratanın mikroorganizmaları da birlikte yaratmış olması gerekir. Sindirim sisteminde mikroorganizmaların yokluğunun veya barsak florası olarak bilinen özellikle bakterilerin (mesela selülozu parçalayan selülitik bakterilerin)  yokluğunda yenilen besinlerin sindirimi güçleşir, bazı vitaminleri üretemez ve yediklerimizden yararlanamazdık. Ağzımızda, barsaklarımızda, kıl köklerinde flora adı verilen mikroorganizmaların yerleşik olması, patojen (hastalık yapma gücünde) mikroorganizmaların yerleşmesini çeşitli enzimlerle ve salgıladıkları bazı maddelerle (bakteriosinler) önlerler. Sağlıklı bir vücutta oluşan bu mikrobiyota dengesi bozulduğu zaman hastalıklar ortaya çıkmaya başlar. Florayı oluşturan bu mikroorganizmaların dışında az miktarlarda bile insana bulaştığında hastalık yapan enfeksiyöz ajanlar vardır. Bunlara hastalık olarak; çiçek, tüberküloz, kuduz, bruselloz, salmonelloz, influenza, kızamık, kabakulak,   hepatit A,B, C, HIV, tetanoz, sıtma, vb. örnek verilebilir.  Halen seyreden COVID-19 pandemisi, 2002 yılında Çin’de görülen SARS enfeksiyonuna benzer bir corona virüs  (SARS-CoV) olduğundan dolayı SARS-CoV-2 olarak isimlendirilmiştir. Yeryüzündeki mikroorganizmaların %99.9’u yararlıdır. Ancak o kadar çok bakteri virüs, mantar ve parazit türü vardır ki, yinede insanoğlunun kendini sağlık tutmak için oldukça gayret göstermesi ve temizliğe / hijyene önem vermesi gerekir.

Orta-Asya toplumları binlerce yıldır hayatını sürdürmek için hayvancılıkla uğraşırlar.  Atı Türklerin evcilleştirdiği bilinmektedir. Atın evcilleştirilmesi, insanoğluna uzağı yakın etmiştir. Tekerleğin bulunması bir başka gelişmedir.  Hayvanları gözlemleyen, yarası olduğunda hangi otlara süründüğü izleyen insanoğlu, aslında birçok doğal ilacı da hayvanlardan öğrenerek bulmuştur.

Koyunlardaki-keçilerdeki viral çiçek hastalığından ölmeyenlerin bir daha çiçek hastalığı geçirmediğini gözlemleyen Türkler,  (sheeppox –capripox) çiçek yara kabuklarını güneşte kurutup bir kısım işlemlerden geçirerek sağlıklı hayvanların derisine uygulamışlar (aşılama)  ve bir daha hastalanmadığı gözlemlemişlerdir. Razi’nin (Abu Bekir Muhammed İbn-i Zekeriya El Razi 880–932)  ve İbn-i Sina’nın MS 10. asırda çiçek ve kızamık hastalığını çok iyi tanımladığı ve bulaşma yollarını yazdığı bilinmektedir. Yüzyıllarca Türk boyları arasında uygulanagelen bu aşılamalar, zamanla insanlarda uygulanmıştır. Dünyanın birçok yerinde insanlar çiçek (smallpox) hastalığından önemli derecelerde kayıplar vermiştir. Avrupa’da 1700’lü yılların başında çıkan çiçek yüzünden birçok insan ölmüştür. İstanbul’da çiçekten kayıpların çok az olması bu ülkelerin insanları ve seyyahlarının dikkatini çekmiştir.

Zamanın İngiltere’sinin İstanbul Elçisinin eşi olan Lady Mary Wortley Monteque, (ilk eşini ve babasın çiçek hastalığından dolayı kaybetmiştir. Kendisi çiçekten dolayı uzun süre rahatsızlık yaşamıştır: Yüzünde çiçek izleri bulunmasından ve kirpiklerini kaybetmiş olmasından olsa gerektir.) 1715 yılında oğlunu da aşılatmıştır.

Monteque’nin mektuplarından önce tüm Uzakdoğu ve Osmanlı topraklarında dolaşan birçok İngiliz’in değişik gözlemlerini ülkelerine farklı şekillerde aktardıkları anlaşılmaktadır. Dr. Edward Tarry, 1712’de İstanbul (Pera ve Galata)’dan İngiltere’ye döndüğünde çiçek aşısı ile aşılanan (=variolasyon) 4000’den fazla insana ait gözlemlerini rapor ediyor. Aynı yılın sonu ve 1713 başında ülkesine dönen Richard Waller, 1710-1714 arasında Kraliyet Cemiyeti adına variolasyon hakkında daha detaylı bilgiler toplamıştır. Emmanouil Timonis 1713’te, İstanbul’dan Kraliyet Akademisi Başkanı John Woodward’a çok detaylı Latince mektuplar yazarak “smallpox by incision” olarak tanımladığı aşının “sağlıklı çocuklardan alınan püstüler materyallerin her yaşta kişiye uygulanabildiği ve sadece küçük rahatsızlıklar oluşabildiğini, dikkat edilmesi gereken en önemli durumun “20 gün süreyle et yenilmemesi” olduğunu belirtmiştir. 1715’te, İstanbul’u ziyaret eden bir İskoç cerrahı olan Peter Kennedy, variolasyon gözlemlerini ya da kendi deyimiyle “çiçek hastalığını dışa vurma” konusunda bir makale yayınlamış ve aşı materyali olarak enfeksiyonun 12. gününde çiçek yarası sıvısının toplanmasını, ılık ortamda muhafaza edilmesini ve daha sonra deriye çizik atılarak verilmesini belirtmiştir. Türkiye’den İngiltere’ye bu bilgi akışı 1721’de Jacob de Castro Sarmento ve daha birçok kişi ile sürmüş, anlaşılan o ki; araştırmaların fitilinin yakılmasında en etkili olan Lady Monteque’nin mektupları olmuştur.

Mary Wortley Monteque

Bu bilgilerden yararlanılarak bilimsel yöntemlerle insanoğlu için geliştirilen ilk aşı sığır çiçek virüsünden Dr. Edward Jenner (1798) tarafından geliştirilmiştir. Edward Jenner, 1778’de Bristol’de süt inekçiliği yapan bir kızın “hiçbir zaman çiçek hastalığına yakalanmayacağım ve asla çirkin yüzüm olmayacak…” şeklindeki övünmesini ve muhtemelen inekçilik yapan başka hastalarından da benzer anamnezlerin etkisi ile Londra’da sığır çiçek püstüllerinden aşı denemelerine başlamıştır.

Lois Pasteur, ilk zayıflatılmış canlı bakteriyel aşıyı (Pasteurella aviseptica) tesadüfen ama iyi bir gözlem sonucunda bulmuştur. Ayrıca ilk şarbon aşısını geliştirmek te Pastör’e nasip olmuştur. Pastör (1875)’ün kuduz aşısını bulması üzerine zamanın Türk devleti, Türkiye’den Fransa’ya 3 uzman göndermiş ve bunlar kısa sürede aşıyı öğrenmişler ve İstanbul’da Dr. Zeoros Paşa 1887’de İstanbul’da kuduz laboratuvarını açmış ve kuduz aşını üretmeye başlamıştır. Kuduz aşısının Fransa’dan sonra ilk üretildiği ülke Türkiye’dir.  1894’te tıp ve veterinerlik eğitimi için Bakteriyolojihane-i Şahane açılmış, daha sonra 1901’de Pendik Veteriner Bakteriyolojihanesi kurulmuştur. Nikolaki Mavraoğlu 1910 yılında Fransa’da Borrel’den öğrendiği yöntem ile Koyun Çiçek Aşısı hazırlamıştır. Dr.Maurice Nicolle ve Adil Mustafa (1899-1902) de sığır vebasının filtreleri geçen bir virüs olduğu bulan ve yayınlayan ilk araştırıcılardır.

Bakteriyolojihane-i Şahane / İstanbul 1895

Pendik Veteriner Enstitüsü

Hayvan aşıları üretimi hem kamu hem de özel sektör kuruluşlarında halen de yapılmaktadır. Refik Saydam Hıfz-ı Sıhha Enstitüsünde (Ankara) insan aşı üretimi 1980’li yıllara kadar sürdürülmüştür. Üretimden vazgeçilen son ürün 1998 yılında üretimi durdurulan BCG aşıdır. Üretimden vazgeçmenin temel sebebi alt yapı olarak yeni teknolojilere adapte olamamak, daha da önemlisi yetişmiş insan kaynağının desteklenememesidir.  Bir zamanlar kendi insanları için olduğu kadar başka ülkeler için de aşı üretilirken 1990’lı yıllardan itibaren tüm aşılar ithalatla sağlanmaktadır.

Refik Saydam Hıfz-ı Sıhha Enstitüsü

Dünya’da bir çok bilim insanı, insan ve hayvan aşıları üzerinde çalışarak insanlığa önemli hizmetler yapmışlardır. İnsanlar için; Kızamık (measles), çocuk felci (polio /salk-sabin aşısı), difteri, tetanoz, boğmaca, tüberküloz (BCG), HPV, sıtma, hepatit B vb. aşıları; hayvanlar için brusella, kuduz, şarbon, enterotoksemi, koyun-keçi vebası, hayvan sıtması (T. annulata), keçi ciğer ağrısı, paratüberküloz, üçgün hastalığı, mastitis, at vebası,  vb.  bir çok aşı geliştirilmiş ve geliştirilmeye devam edilmektedir. Aşılar, insanları ve hayvanları sağlıklı tutabilmek, salgınlardan ve bireysel enfeksiyonların tahribatlarından korumak için en ekonomik yöntemdir. Aşılar sayesinde insanoğlunun toplu ölümleri azaltıldığı gibi ömrü uzamıştır.

Aşı, canlıda hastalığı yapan mikroorganizmanın üretilip çoğaltılarak, ısı veya kimyasal maddelerle öldürülmüş (inaktif) hücrelerinden, inaktifleştirilmiş toksinlerinden, zayıflatılmış canlı (attenue) hallerinden hazırlandığı gibi bilimsel tekniklerin gelişmesi ile mikroorganizmaların hastalıktan korumada en etkili yapıları doğal yolla ekstrakt edilerek veya sentezlenerek ya da ilgili yapıların proteinleri-genleri zararsız başka mikroorganizmaların genleri ile rekombine edilip sentezlettirilerek elde edilen proteinler kullanılarak hazırlanabilmektedir. Son yıllarda doğrudan bu gen parçacıklarının (DNA, RNA) da aşı antijeni olarak kullanımlarına yönelik araştırmalar da sürdürülmektedir.

Günümüzde aşı araştırma ve geliştirme çalışmaları o kadar hızlanmıştır ki hastalık etkenlerinin genetik analizleri ile salgınların epidemiyolojik izlenmeleri mümkün olabildiği gibi ülkeler- bölgeler arasında fenotipik-genotipik mutasyon olup-olmadığı belirlenebilmekte, bu değişimlerin antijenik yapılarda farklılıklara yol açıp açmadıkları in silico analizlerle ortaya konabilmekte, mevcut aşı varsa daha baştan işe yarayıp yaramayacağı analiz edilebilmektedir.

Çin’de başladığı bildirilen ve Dünya’da tüm ülkelerde görülen pandemik COVID-19 salgınının, tek iplikçikli RNA yapısındaki bir corona virus  (SARS-CoV-2) tarafından oluşturulduğu bilinmektedir.  16 Nisan 2020 itibarı ile birçok küçük mutasyonlarla değişik toplumlarda farklı ölüm oranları ile seyretmekte olan salgın hastalığa karşı dünyanın farklı ülkelerinde 117 farklı araştırma ekibi tarafından aşı geliştirilmeye çalışılmaktadır.  Türkiye’de de TÜBİTAK’ın ve TÜSEB’in girişimleri birçok bilim insanı ekipler halinde COVID-19 için farklı tekniklerle aşı ve ilaç geliştirme için gece-gündüz çalışmalar yürütmektedir.

Hekimlik yaparak bir canı, koruyucu hekimlikle binlerce canı koruyorsunuz.

Leave a Comment