Araştırma

Prof. Dr. Oğuz Karabay’dan Aşının Tarihçesi

Aşı Nedir? Aşılar Hayatımıza
Ne Zaman ve Nasıl Girdi?

Prof. Dr. Oğuz KARABAY

Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD

Aşı ile İlgili Bazı Tanımlar

Aşıların ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyor olsak da COVİD-19 pandemisiyle beraber bir kez daha hatırladık. 2020 yılında her gün izlediğimiz haberlerde bu virüse karşı bir aşı üretilip üretilmediği merakla izliyoruz. Aşı bu kadar önemli ama önce bazı sorulara cevap vermek gerekli.

Eliminasyon nedir? Organize çalışmalar sonucunda, bir coğrafi alanda yeni vaka görülme sıklığının (insidans) sıfır düzeyine indirilmesidir.

Eradikasyon nedir? Hastalık etkeninin yeryüzünden tamamen yok edilmesidir.

Pandemi nedir? Salgının birden çok ülkeye veya kıtaya yayılmasıdır.1

Aşı nedir? İnsan ve hayvanlarda hastalık yapan etkenlerin (bakteri, virüs) hastalık yapma özelliği yok edilerek ya da bazı mikropların salgıladığı zehirlerin (toksinler) etkileri uzaklaştırılarak geliştirilen biyolojik maddelere aşı denir. Aşılamayla hem bireysel bağışıklık hem de toplumsal bağışıklık sağlanır. Bir toplulukta aşılanmış insanların miktarı arttıkça, aşılanmamış olanların hastalık etkeni ile karşılaşma olasılığı ve hastalığın o toplumda görülme riski azalır. Ancak bunun tam tersi düşünüldüğünde, aşılanmamış her birey, o toplumdaki henüz aşılanma dönemine erişmemiş insanlar için risk taşır.2 Dünya Sağlık Örgütüne göre; küresel bağışıklama her yıl en az 2–3 milyon insanın ölümü engellemektedir.3 Aşılamayla milyonlarca insanın hayatı kurtulmuştur. İnsanları en çok öldüren bulaşıcı hastalıkları (örneğin çiçek, kızamık, çocuk felci, boğmaca, difteri) aşılamayla durdurulabilmiştir.

Aşılama tıbbın en önemli buluşlarından biridir. Bugünden üç yüz yıl öncesine gittiğimizde ortalama insan ömrü ortalama 30 yıldı.  Ortaçağ’da ortalama ömrün 30 yıla çıktığını ve İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortalama ömrün 50 yıla ulaştığını biliyoruz. Peki, ne oldu da insan ömrü ortalama 75 yıl oldu? Nasıl oldu da 45 yıllık bir kazanım elde edildi? Burada en önemli üç öğe; modern modern tuvalet ve kanalizasyon sistemi, temiz içme suyu ve aşılamadır.

Aşılama Tarihçesinden Önemli Adımlar

Aşı ile önlenebilir başlıca altı hastalıkla (boğmaca, difteri, tetanos, kızamık, çocuk felci, verem) olan çocuk ölümlerinin sayısı 1989’da 5 milyon iken, bugün bu hastalıklardan ölüm oldukça azalmıştır.

Aşılama toplum sağlığı için oldukça önemlidir. MÖ 429 yılında Yunanistan’da çiçek hastalığı geçirenlerin, hastalığa bir daha yakalanmadıklarını gözlemlediler. Bunlara immunates dediler. Ancak Dünya da aşılamanın tarihçesi Çiçek hastalığıyla beraber başlar. Aşılamayı ilk kullanan toplum Çinlilerdir. Kayıtlara göre Çinliler 15. Yüzyılda variolasyon denen bir teknikle çiçek aşısını kullandılar. Çinlilerin bu yıllarda aşı uygulama tarzları oldukça ilginçti. Bu aşılama tekniklerinden bazıları; çiçek hastalığı geçiren bir kişinin derisindeki lezyon yada yara kabuğu, bir pamuğa değdirilmekte ve bu pamuk daha sonra sağlam bir insanın burnuna değdirilerek aşılama yapılmaktaydı. Başka bir yöntemde ise; hastalıktan iyileşmiş bir insanın kıyafetleri sağlam bir insana giydirilip onun aşılanması sağlanıyordu.4 Bu şekilde aşılanan kişi yaklaşık bir hafta içinde ateşleniyor ve hafif bir hastalık geçirip çiçeğe karşı bağışık hale geliyordu. Çinliler bu uygulamayla binlerce hayatı kurtardılar. Bu yöntemde aşılamaya bağlı ölüm sıklığı yaklaşık %2 iken, hastalığı geçirenlerde bu oran %30 idi. Dolayısıyla o yıllarda Çin’de aşılama kanıksanmıştı ve aşılamaya talep oldukça fazlaydı. Bu teknik Çin’den Orta Asya’ya ve Kafkaslara dağıldı. Çiçek geçiren insanlarda en istenmeyen etkilerden birisi de deride ömür boyunca sürecek lekeler kalmasıydı. Bu nedenle Kafkaslarda özellikle kız çocuklarının çiçek hastalığı geçirmesi istenmezdi. Bu nedenle Kafkaslar, çocuklarının güzellikleri bozulmasın diye aşılama yapıyorlardı. Aşılama sırasında çocuğunun görünmeyen bir vücut bölgesi tercih ediliyordu. Kafkaslarda teknikte de değişiklikler oldu. Aktif çiçek lezyonu olan kişinin kolundan alınan püy kurutularak saklanan bir lanset yoluyla deri içine bulaştırılmaya başlandı.

Türkler de öğrendikleri bu yöntemi başarıyla uygulamaya başladılar. Daha da önemlisi, bu yöntemi göç ettikleri bölgelere taşıdılar. Ticaret yapan tüccarlarla bu yöntem İstanbul’a kadar geldi. O yıllarda İstanbul’da bu teknik, gönüllü olanlara uygulanıyordu. Bu dönemde çiçek hastalığı Avrupa’da pek çok epidemiye neden oldu. Ancak o yıllarda Batı devletleri henüz bu uygulamayı bilmiyordu. Üstelik çiçek Batı’da ölümcül salgınlar yapıyor ve bu salgınlarda fakir-zengin, cahil-entelektüel, şehirli-köylü ayırmadan binlerce insanı öldürüyordu. Hastalığa yakalananların ⅕’i hayatını kaybediyor, 1/3’ü kör oluyor, pek çok kişi de elde-yüzde belirgin izlerle iyileşiyordu. Asya’da variolasyon yapılan kişiler ise hastalığı daha hafif geçiriyor, çok daha az deri izi oluşuyor, hastalığa bağlı gelişen püstüller iz bırakmadan iyileşiyor ve hastalık çok daha kısa sürüyordu. Bu nedenle Batı’da variolasyona ilgi ve merak büyümeye başladı. 1714’de İstanbul’da gönüllü olarak variolasyon yaptıran Emanuel Timoni ve 1716’da Giacomo Pilarino, Londra Kraliyet Sağlık Derneğine variolasyon tekniğini tanımlayan detaylı bir mektup yazdılar. Ama İngiliz kraliyet hekimleri bu uygulamanın saçma olduğunu ve böyle bir yönteme izin verilmeyeceğini söyleyerek bu yöntemin önünü kestiler. Bir süre daha variolasyon İngiltere’ye giremedi. Ancak bu olaydan kısa bir süre sonra Britanya’nın Osmanlı Büyükelçisi Edward Wortley Montagu’nun karısı Lady Montagu, varilasyonun tüm özelliklerini gözlemledi. Üstelik Lady Montagu kendisi de çiçeğe bağlı izleri olduğundan hastalığa karşı çok duyarlıydı. Osmanlı’da varialasyonu kendi gözleriyle gördüğünde önce çok şaşırdı (Resim 1). Ancak bu işlemin yapıldığı çocukların hasta olmadığını gördüğünde derhal kendi çocuklarına aşı yaptırdı. Çocuklarının çiçeğe karşı bağışık olduğunu gördüğünde bunu kendi ülkesine bildirme heyecanıyla ünlü mektuplarını yazmaya (Ali Paşa Medresesinde yazıldığı rivayet edilmektedir.) başladı. Bütün bu uygulamaların detaylarını mektuplara yazıp İngiltere’ye bildirdi. İşte bu mektuplardan sonra varialasyon İngiltere’de yayılmaya başladı. 18. yüzyılda aşılamadaki bu teknik hızla farklı ülkelere yayılmaya başladı. Önceleri toplumun üst sınıfları bu teknikle aşılanırken, giderek alt sınıflarda da variolasyon uygulanmaya başlandı. Sonra buradan da Amerika’ya yayıldı.5

Lady Mary Wortley Montagu

Resim 1. Lady Mary Wortley Montagu

Ancak daha sonra İngiltere’de Edward Jenner adlı bilim insanı çiçek aşılamasında daha farklı bilimsel bir yöntem geliştirdi. 1796 yılında kendi adıyla anılacak olan “Jenner metodunu” tanımlaması aşılama tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri oldu. İneklerin çiçek hastalığını insana geçirebildiğini ve ineklerden alınan çiçekle hiçbir zaman gerçek çiçek hastalığına yakalanılmayacağını gösterdi. 1796’da yedi yaşındaki bir çocuğa, inek çiçeğinden elde ettiği materyalleri aşıladı ve çocuğun gerçek anlamda hasta olmadığını küçük ölçekli kırgınlık dışında hastalık gelişmediğini gösterdi. Bu deneyin yayınlanmasından kısa süre sonra İngiltere’de binlerce çocuk Jenner’ın aşısıyla aşılandı.6 Bu aşılama yıllar içinde başarıyla kullanıldı ve 1966’da  DSÖ,  çiçeğin dünyadan kaldırılması için özel eylem grubu oluşturdu. Ancak, bu karara rağmen 1974 yılına kadar çiçek hastalığının eradikasyonu başarılamadı. 1975′ de DSÖ genişletilmiş aşılama programını yayınladı. Bu program ile aşılama oranları birçok ülkede hızla arttı. Nihayet, DSÖ tarafından, 1977’de Somali’deki son çiçek olgusu ve bunun ardından çiçeğin tüm dünyadan eradike edildiği raporlandı.7 Bu başarı, insanlığın bulaşıcı bir hastalığa karşı kazandığı en büyük zaferlerden biriydi.

Benzer bir durum boğmaca aşılaması için de geçerlidir. 1900’lü yıllara kadar boğmaca‘dan birçok insan ölmüş ama etkin bir aşı bulunamamıştır. 1906 yılında Bordet adlı araştırıcı bu bakteriyi üretmeyi başardı. Daha sonra bakterinin dört farklı antijenik tipini tanımladı. Yeni aşılar bu antijenik tiplere göre yapıldığında çok başarılı sonuçlar elde edildi. 1936’de ölü tam hücre aşısı geliştirildi ve bunu Amerika Çocuk Uzmanları Birliği onaylayınca boğmaca aşısı genel kullanıma sunuldu. Genel kullanıma girmesinin ardından binde 2 olan boğmaca sıklığı binde 0,06 sıklığına düştü.

Aşılamada önemli adımlardan biri de tüberküloz aşısı, yani BCG aşısıdır. Bu aşıyı geliştiren Albert Calmette ve Camille Guérin isimli iki Fransız araştırmacıdır. Bovin (sığır) tipi tüberküloz basillerini, (Mycobacterium bovis) 13 senelik bir süre içerisinde safralı ve gliserinli patates üzerinde 230 defa kültürden kültüre aktardılar. Sonra bu basillerin insanlarda tüberküloz hastalığı yapmadığı, fakat tüberküloz basiline karşı bağışıklık oluşturduğunu gösterdiler. Bu şekilde virulansı azaltılmış, canlı ama hastalık yapmayan basile, keşfi yapan araştırmacıların soy isimlerinin baş harfleri alınarak kısaca BCG (Bacillus Calmette Guerin) ismi verildi.8

Aşı tarihçesinden bahsederken Dr. Jonas Salk’tan da bahsetmek gerekir. Dr. Salk tıp fakültesini bitirdikten sonra virüs araştırma programına girdi. ABD’de bulunan Pittsburgh Üniversitesi’nde virüs araştırma laboratuvarında çocuk felci (Polio) üzerine çalışmaya başladı. Araştırmaları sırasında ilk kez maymun böbreğinde çocuk felci virüslerini üretmeyi başardı. 1952 yılında Amerika tarihinde görülen en korkutucu çocuk felci salgını yaşanıyordu. O yıllarda yaklaşık 50.000 çocuk felci vakası görüldü. Salk, salgından iki yıl geçtikten sonra formaldehitle öldürülmüş virüsten aşıyı elde etti. Bu aşıya inaktif polio aşısı ismi verildi. Salk, bu aşıya o kadar inanıyordu ki; aşıyı ilk olarak, basının önünde karısı ve üç çocuğuna yaptı. Çocuk felcine karşı etkili olduğunu ispat etti. 1957’de aşının genel kullanıma girme etkisiyle bir yılda görülen çocuk felci hasta sayısı 5000’e düştü. Bu olayda ilginç bir nokta da Dr. Salk’ın, bulduğu çocuk felci aşısına patent çıkarmamasıdır. Eğer patent çıkarsaydı yedi milyar dolar kazanabilirdi. O ise bunun yerine ücretsiz aşının yaygın kullanılmasıyla insanları kurtarmayı seçti. Bu seçimiyle Dr. Salk, ülke çapında kahraman ilan edildi.9

Ülkemizde Aşı Üretimi

1721 yılında İngiltere’nin Türkiye Büyükelçisinin eşi Lady Mary Montagu’nun Edirne’den ülkesine yazdığı mektupta, buradaki insanların çiçek hastalığına karşı “aşı denilen bir şey” (varialasyon metodu) yaptığını ve bunun çiçek hastalığından koruduğu belgelenmiştir.10Osmanlı devleti aşılamaya ve toplum sağlığına büyük önem vermiştir. İstanbul’da 1801 yılında “Jenner metoduna” göre çiçek aşısı üretimi gerçekleştirilmiştir. Konuyla ilgili basit bir örnek vermek gerekirse aşılamayla ilgili bir kanun çıkarılmış ve buna “Çiçek Nizamnamesi” adı verilmiştir. Kanuna göre aşı yapılmayanlar askeri okullara kabul edilmemektedir. 1915 tarihli nizamname ile herkese altı aylıkken, 7 yaşında ve 19 yaşında olmak üzere üç defa aşılama mecburiyeti getirilmiştir.11

Sivas Hıfzıssıhha Müessesesi - Çiçek Aşısı Üretimi

Resim 2: Sivas Hıfzıssıhha Müessesesinde, Müdür Dr. Mustafa Hilmi (SAĞUN) tarafından çiçek aşısı üretilmesi (Kimyager Dr. Mustafa Hacömeroğlu’nun arşivinden)

Osmanlıda devlet aşı üretimine de büyük önem verir. Öyle ki o yıllarda aşı üretme tekniğinin İstanbul’da olması için harcanan çaba dikkate değerdir. Fransa’da 1885 yılı Temmuz ayında, Louis Pasteur tarafından kuduz aşısının keşfedilip uygulanması, insanlığın tarihinde üretilen ikinci aşı olarak görülmektedir. Pasteur, aşı üretme çalışmalarını sürdürebilmek için birçok devlet başkanından maddi yardım istedi. Bu amaçla çeşitli devlet başkanlarına araştırmalarına sponsorluk isteğini dile getiren mektuplar yazdı. Bu mektuplardan birisi de II. Abdülhamit’e ulaştı. Padişah, aşı üretme çalışmalarını İstanbul’da yapılması koşuluyla yardım edeceğini bildirdi. Pasteur ülkesinden ayrılmayı kabul etmedi. Bunun üzerine Pasteur’e 10.000 altın yollanıp Osmanlı imparatorluğundan üç kişinin (Alexander Zoeros Paşa, Dr. Hüseyin Remzi ve Veteriner Hüseyin Hüsnü bey) Pastörün yanında eğitim alması istendi.  Pastör bu öneriyi kabul etti. Eğitim alan bu hekimler 1887 yılında memlekete dönerek kuduz tedavi merkezini kurdu. Bu merkez o dönemde dünyanın en önemli kuduz merkezlerinden bir haline geldi. Burada sadece kuduz aşısı değil ayrıca difteri serumu da üretildi (Resim 2-7) . Bir aşı üretim ve araştırma enstitüsü olarak, “Telkihhane” 1892 Temmuz ayında, Dr. Hüseyin Remzi Bey idaresinde, İstanbul’da, Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şâhane bahçesindeki bir binada faaliyete geçti.

Abdülhamit Han, dönemine göre bakteriyoloji ve salgın hastalıkları en yakından izleyen liderdir. Avrupa’da mikrobiyolojideki tüm buluşları en kısa sürede ülkemize kazandırmak için büyük çaba gösterir. 1892 yılında Emil von Behring tarafından “difteri serumu“ keşfedilir. Bu sebeple Behring’e Sultan Abdülhamid Han tarafından birinci dereceden Mecidiye nişanı verilmiştir. Kısa süre sonra da difteri serumu, ülkemizde 1896 yılında Veteriner Mustafa Adil tarafından “Bakteriyolojihane”de üretilmeye başlanır. 1897 yılında dünyada ilk olarak sığır vebası serumu yine Mustafa Adil tarafından üretilir. 1903 yılında da kızıl serumu üretilir.

Ülkemiz tarihinde tifüsün de dramatik bir önemi vardır. Tifüs salgınının tehdidi altında olan 3. Ordu’nun katıldığı Sarıkamış Harekâtı sırasında tifüs salgını yaşandı ve askerler, hekimler ve hastane görevlileri de tifüse yakalandı. Salgında 3. Ordu Kumandanı ve Sıhhiye Reis’i de tifüse yakalanarak şehit olmuştur. O dönemde tifüse yakalanan 2.000 askerden 1.100’ü ölmüştür. Tifüsün verdiği zararı gören Dr. Tevfik Sağlam, aşı konusunda en tecrübeli isimlerden biri olan Dr. Rıza Kor’dan tifüs için bir aşı hazırlamasını ister. Bunun üzerine, Dr. Rıza Kor I. Dünya Savaşı sırasında bakteriyemik tifüslü hastalardan aldığı kanı ısıtarak bir aşı geliştirir. Aşıyı ilk defa 28 Mart 1915’de, çok sayıda tifüs hastasının yattığı ve hemen hemen herkesin bitli olduğu 3. Ordu sahasında bulunan Hasankale Hastanesi’nde dokuz subaya uygular. Aşılanan dokuz kişiden beşinde tifüs gelişmez. Daha sonra aşı yaygın olarak kullanılmaya başlanır ve aşılanan 263 kişiden sadece üçünde tifüs saptanır. Aynı aşı o dönemde Bağdat’ta bulunan 6. Ordu’da aralarında Kazım Karabekir’in de bulunduğu birçok askere uygulanır. Ama o dönemde 6. Ordu kumandanı Alman Mareşal von  der Goltz’dür. Alman mareşale ve özel hekimi Oberndorfer’e bu aşı teklif edilse de onlar aşı olmayı kabul etmez. O dönemde 6. Ordu’da aşılanan askerlerden kimse hasta olmaz ama Mareşal Golt ve doktoru tifüse yakalanarak 1916 tarihinde Bağdat’ta ölür. Bu aşı tifüse karşı geliştirilen ilk aşı olarak kayıtlara geçmiştir. Daha sonra bu aşı Kafkas cephesinde başarıyla kullanılır.12

1917 yılı Şubat ayında, 3. Ordu Sıhhiye Komutanı Dr. Tevfik Sâlim (Sağlam), aşı gereksinimini karşılamak üzere “bir müesseseye ihtiyaç” olduğunu raporladı. Bunun üzerine Sivas’ta bulunan Hıfzıssıhha Müessesesi çiçek ve kuduz aşılarını üretmeye başladı. Dr. Tevfik Sâlim (Sağlam), 1915 yılında Erzurum’da kurduğu “aşı dârûlistihzarı”nı (aşı hazırlama evi) Sivas’a taşıdı. Aynı yıllarda, Kayseri-Zencidere ve Merzifon “aşı dârûlistihzarları; tifo, kolera ve dizanteri aşılarını hazırlamaktaydı. Mütareke yıllarında; işgal kuvvetlerinin ihtiyacı olan çiçek aşısı, Telkihhane’den karşılandı. 1928’de Ankara’da “T.C. Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi” faaliyete başladı. Bu tarihten itibaren, İstanbul ve Sivas’ta üretim yapan laboratuarlar, Ankara’ya taşındı.

Özellikle salgın hastalıklar veya büyük buhranlar olduğunda en stratejik ürünlerden biri aşıdır. Ülkemizde ilk aşı üretiminden günümüze, aşının dağıtımı ve uygulanması hep Sağlık Bakanlığı öncülüğünde ve ücretsiz yürütülmüştür. Kurtuluş savaşımızın olduğu dönemde İstanbul işgal edildi. İşte bu dönemde bile aşı üretimi sürmeliydi. Bu dönemde aşı üretim merkezi Eskişehir’e, oradan da Kırşehir’e götürüldü. Savaş sırasında Erzurum’da bulunan serum laboratuvarı, Rus işgali sırasında Halep, Niğde, Sivas ve Erzincan’a taşındı. 1933 yılından itibaren Semple tip kuduz aşısı Dr. Abdülkadir Çilesiz tarafından üretilip uygulanmaya başlandı. 1934 yılında İstanbul’da bulunan Çiçek Aşısı Laboratuvarı Ankara’ya nakledildi. Böylece İstanbul’da aşı üretimi son buldu.

Ülkemizde aşılamada önemli kurumlardan biri de Hıfzıssıhha kurumudur. Burada verem, tifo, difteri, kolera, boğmaca, tetanoz, kuduz aşıları ile şarbon ve akrep serumları üretilmiştir (Şekil 1). Ülkemizde 1937’de dünyada ilk kez akrep serumu üretilmeye başlandı. Cumhuriyet döneminde 1937’de kuduz serumu, 1940 yılında kolera, 1942 yılında tifüs, 1950`de grip, 1976`da kuru BCG aşısı üretilirken, 1983`te tam BCG aşısı üretildi.10 1950 yılında BCG laboratuvarı ayrı bir binada hizmet vermeye başladı. 1953 yılında da BCG ve İnfluenza Laboratuvarı DSÖ tarafından ruhsatlandırıldı. Bu yıllarda ülkemizde 18 farklı aşı ve tüberkülin üretilmekteydi. Ülkemizde üretilen aşılar,  çiçek hastalığının dünyadan eradikasyonunda önemli rol oynadı. Ülkemizde üretilen çiçek aşısı, Dünya Sağlık Örgütü’ne verildi ve bu aşı kökeni global çiçek eradikasyonu kampanyasında tüm dünyada uygulandı.

Yıllara Göre Aşıların Grafiği

Şekil 1: Yıllara göre aşılar

Günümüzde ülkemizde çocuklara yönelik aşılama programlarında giderek artan bir başarı söz konusudur. 1974 yılında DSÖ’nün Genişletilmiş Bağışıklama Programı (GBP) önerisiyle ülkelerde çocukluk çağı aşılama hizmetlerinde uygulanan antijen sayısında ve aşılama oranlarında artış sağlandı. Örneğin, ülkemizde 1981 yılında GBP çerçevesinde altı hastalığa (BCG, Difteri, Boğmaca, Tetanoz, Çocuk felci ve Kızamık) karşı aşı yapılırken, bu sayı günümüzde programa yeni aşıların eklenmesiyle 13’e çıktı (BCG, difteri, boğmaca, tetanos, çocuk felci, Hepatit B, Hepatit A, Pnömokok, Haemophilus enflüanza tip b, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği). Ülkemizde çocuklarda bağışıklama hizmetlerinde yapılan iyileştirme ve etkin takip sistemiyle çocuk aşılamalarında başarı seviyesinin bugün %100′ e yakın olduğu rapor edilmektedir.13

Resim 3. Telikhane (Kimyager Dr. Mustafa Hacömeroğlu’nun arşivinden)

Resim 4. Cumhuriyet dönemi aşılama hizmetleri (Kimyager Dr. Mustafa Hacömeroğlu’nun arşivinden)

Tüm bu ilerlemelerden sonra 90’lı yıllarda aşı üretimimizi durduran adımlar atıldı. 1995 yılında, tetanos aşısının fermantasyon teknolojisi ile üretilmesi amacıyla modernizasyon çalışmaları başlatıldı. Eski metotla üretime son verildi. 1996 yılında hem tetanos aşısı hem de semple tip kuduz aşısı üretimi son buldu. 1999 yılında fermantasyonla tetanos aşısı üretilmesine rağmen hiç kullanıma sunulmadı.

Resim 5. Cumhuriyet dönemi aşı hazırlama çalışmaları (Kimyager Dr. Mustafa Hacıömeroğlu’nun arşivinden)

Aşılama Karşıtlığı Önemli Mi?

Son yıllarda aşı tereddüdü ve aşı karşıtlığı daha fazla duyulur ve daha ciddi bir sorun haline gelmeye başladı. Aşı karşıtları özellikle sosyal medyada örgütlenmekte ve tartışmalı ve doğru olmayan bazı bilgilerle toplumun aşılara karşı isteğini azaltan çabalar sarf etmektedir.

Aşı karşıtlarının başlıca argümanları; aşı içeriğinde bulunan bazı maddelerin sağlığa zararlı olduğu iddiaları, bazen dini kaygılar ya da bazı doğal besinleri tüketerek hastalıklardan korunmanın mümkün olduğu ile ilgili söylemlere dayanmaktadır. Ancak, toplum bir aşıya gerçekten inanırsa aşıyı yaptırma konusunda tereddüt oldukça azalmaktadır. Örneğin şüpheli ısırıklarda kuduz aşısını yaptırma konusunda tereddüt göstermezken, grip aşısı için aynı ifadeyi kullanmak mümkün değildir.

Sağlık çalışanlarının, aşılanacak çocuklar ve ebeveynler ile iyi diyalog kurması ise aşıya ilişkin tereddütleri gidermede en iyi yollardan biridir. Ayrıca, aşı ve etkileri konusunda yapılan araştırma sonuçları hakkında toplumun bilgilendirilmesi iletişim araçlarının ve sosyal medyanın kullanılması, “aşı karşıtlığı” ile mücadelede fayda sağlayacaktır.2

Aşılarda “domuz jelatini kullanıldığı” iddiası ile dini nedenlerle aşı yaptırmayan kişiler söz konusudur. Aslında gerçekten de yurt dışında domuz jelatininden üretilen aşılar söz konusudur. Bu konuyla ilgili İslam âlimleri toplanıp bir fetva hazırlamıştır. Mısır’da 129 İslam ülkesinin sağlık ve din uzmanları bir araya gelerek domuz jelatinini de incelediler. Jelatin hazırlanırken en az 30 aşamada kimyasal işlem gördüğü ve ortaya çıkan maddenin domuzla bir alakası olmadığı kararına ulaştılar. Dinen caiz olduğu kararı alındı. Ancak tüm bu kararlara rağmen, ülkemizde Sağlık Bakanlığımız bir tercih yaparak sadece sığır jelatininden üretilmiş aşıları tercih etmekte ve ülkemizde domuz jelatinli aşılar kullanılmamaktadır. Şundan emin olabiliriz ki ülkemize domuz jelatininden üretilmiş bir aşı girmemektedir. Kısacası ülkemizde domuz jelatini içeren aşıların olduğu iddiası günümüzün Türkiye’sinde gerçeklerle bağdaşmamaktadır.

Aşıların otizme yol açtığı iddiası aşı karşıtlarının yaygın olarak kullandığı bir diğer iddiadır. Toplam 12 otistik çocukla aşı arasında bağlantı kuran bir makale sonrası tüm dünyada bu iddia konuşulur oldu. Bu makale sonrasında binlerce çocuğa aşı yaptırılmadı. Ancak, daha sonra bu makalede kontrol grubu olmadığı ve araştırmanın 12 çocuk  üzerinde yapıldığı yöntemsel bir çok hataları olduğu anlaşıldı. Dergi makaleyi geri çekti. Ancak, halen bu geçersiz araştırmaya dayanarak aşı yaptırmayan birçok çocuk söz konusudur.

Bir ülke ya da bölgede aşılama oranları düşerse birçok ölümle sonuçlanan salgınlar yaşanabilmektedir. Aşılamadan ödün verilmesi tüm toplumu etkileyen sonuçlara neden olmaktadır. Aşılarla ilgili tereddütlerin dağılımını, düzeyini ve gerekçelerini ortaya koymaya yönelik olarak geniş örneklem hacmine sahip saha araştırmaları ve aşı reddi ile ilgili psiko-sosyal belirleyicileri ortaya koyacak derinlemesine nitel çalışmalar planlanmalıdır. Aşı tereddütleri, aşı reddi ve aşı karşıtlığını sahada tecrübe eden sağlık personelinden detaylı geri bildirimlerin alınmalı ve raporlanması; uygun stratejilerin geliştirilmesi açısından önemlidir.

Resim 6. Erişkin Aşılama Çabaları (Kimyager Dr. Mustafa Hacömeroğlu’nun arşivinden)

Artan aşı reddinin toplum sağlığı açısından oluşturabileceği salgın riskleri, eşitsizlik duygusu ve artan sağlık giderleri nedeniyle aşı reddinde bulunan vatandaşlar için ekonomik yaptırım anlamına gelebilecek çeşitli uygulamaların (örnek olarak aşı reddi sonucu ortaya çıkan sağlık sorununun giderilmesinde kamu geri ödemesinin kısıtlanması vb.) gündeme alınması değerlendirilebilir.

Aşılama sadece bireyi değil toplum sağlığını da etkilemektedir. Dolayısıyla aşılama birey tercihine bırakılmayacak kadar önemlidir. Zorunlu aşı uygulaması konularında hukuki mevzuat kanun düzeyinde oluşturulmalıdır. Ulusal erişkin bağışıklama programı oluşturulması ve erişkin dönemi aşılarının kademeli olarak ulusal aşılama programına dahil edilmesi gereklidir.

Aşıya bağlı yan etki bildirim sisteminin çevrimiçi (online) bildirime olanak tanıyacak şekilde geliştirilmesi gereklidir. Aşılarda helal sertifika uygulamasının başlatılması ve yaygınlaştırılması önemlidir. Böylece aşı reddine yol açan başlıca dini kaygılar önemli ölçüde bertaraf edilebilecektir. Aşı stratejik bir üründür. Yerli aşı üretimi, aşılarla ilgili tereddütlerin giderilmesinde son derece etkili bir adım olacaktır.

Ülkemiz kaynaklı yeni nesil aşıların üretimine başlanabilmesi için gerekli alt yapının ivedilikle oluşturulması son derece önemlidir. Aşılarla ilgili tereddütlerin giderilmesine yönelik çalışmalarda, uzmanlık dernekleri, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları işbirliği içinde olmalıdır.14,15

Resim 7. 1892 Temmuz ayında, Dr. Hüseyin Remzi tarafından, Telkihhane’de (çiçek aşısı üreten enstitü) çiçek aşısı üretilmesi.

COVID-19 Aşı Geliştirme Çabaları

Aralık 2019’dan itibaren duymaya başladığımız SARS-COV2 virüsünün meydana getirdiği COVID-19 enfeksiyonun tedavisinde kullanılan çeşitli ilaçlar olmasına rağmen henüz insan üzerinde kullanım için onay almış bir aşısı bulunmamaktadır. Virüsün meydana getirdiği enfeksiyonun yaptığı pandeminin ciddiyeti düşünüldüğünde insanoğlu bu virüse karşı bir aşı geliştirmek için büyük çaba sarf edecektir.  Ancak ülkemizin de içinde olduğu bir çok ülkede bu virüse karşı aşı geliştirme çabaları sürmektedir.  Yurt dışında bazı aşılar insan çalışmalarına gelmişse de henüz yaygın kullanıma hazır olan bir aşıdan uzağız. Ülkemizde TÜBİTAK bünyesinde birçok projede COVID-19 aşısı üretim çabaları sürmektedir. Yerli bir aşının geliştirilmesi başarılabilirse hem ülkemiz hem de insanlık için büyük bir katkı sağlanacaktır. COVID-19 pandemisiyle yapılan savaşta en başarılı ülkelerden biri olan Türkiye’nin, aşı geliştirme çabalarında da başarılı olmasını umuyorum.

Leave a Comment