Analiz

Pandemi Sonrası Kent Olgusu

Akıllı Şehirlerde İletişim Ağı

Pandemi Sonrası Kent Olgusu

Yazar: Selen Yıldız

Covid-19 dünyanın başına gelen diğer pandemiler deneyimleri gibi yaşamın her alanını etkisi altına aldı. Öyle gözüküyor ki bu etki uzun süre devam edecek, hatta köklü dönüşümlere sebep olacak. Herkes evlerinde, sosyal mesafeli, bol karantinalı günleri yaşarken, kentler bilim kurgu filmlerindeki gibi hayalet şehirler haline geldi. Metropolleri, bomboş alanlara çeviren pandemiden sonra anlaşılan o ki “hiçbir şey gerçekten de eskisi gibi olmayacak”. Bilinen tek şey, normal koşullara döndükten sonra bile bu yeni ‘normal’ ne olursa olsun birlikte yaşama, çalışma ve sosyalleşme şeklimizi değiştireceğidir.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl başladığından itibaren dünyayı SARS, MERS, Ebola, kuş gribi, domuz gribi ve son olarak Covid-19 ile karşılaştırdı. Belki de bundan sonra hayatın gerçeği pandemi olacak. Yoğun ve hızlı bulaş etkisi altında yaşam mücadelesi vermek, insanları bağ kurduğu mekanlardan uzaklaştıracaktır. Bu öngörü ile milyonluk şehirler kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalacağı gözle görülür bir gerçektir. Yarının kentlerinin güvenli ve yaşanabilir bir yaşam ortamı nasıl tasarlanabilir sorusu bugün hemen herkesin aklını meşgul etmektedir (Manzini, 2020).

13 Mart 2020 tarihinde Dünya Sağlık Örgütü basın açıklamasında Genel Direktör Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus tarafından yapılan açıklama ile dünya bir anda teyakkuza geçti. Açıklama genel hatlarıyla pandeminin yayılım hızının kısıtlanması için alınacak önlemler, durumunu önemini açıklar nitelikteydi. Bizzat kendi cümleleri ile ifadesi ise  “Nerede olduğunu bilmediğiniz bir virüsle savaşamazsınız. COVID-19 yayılım zincirini kırmak için tespit edin, izole edin, test edin ve tedavi edin! Bulduğumuz ve tedavi ettiğimiz her olgu hastalığın yayılımını kısıtlayacak.” (e-psikiyatri, 2020) şeklindeydi. Dünya Sağlık Örgütü’nün Covid-19’u pandemi ilan etmesinden bir süre sonra  Birleşmiş Milletler Sekreteri Antonio Guterres tarafından yapılan açıklamada (BBC, 2020) İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne kadar dünyayı bu denli derinden etkileyen ve değiştiren bir olay ile ilk defa karşılaşıyor olması ile birlikte hızlı hareket planlaması yapılmasını gerekliliğinin altını çizmiştir. Yıllardır dünyanın değişik yerlerinde yaşanılan zülme karşılık, batının kulaklarını kapamasının bile artık sonu geldi. Tüm dünya tek bir düşmana karşı çetin bir mücadele içine girmiştir. Bu pandeminin ciddiyetinin anlaşılması hemen ardından yaşam alanlarında ivedilikle salgın hastalıklara karşı mücadeleyi kolaylaştırılacak önlemler alındı. İlk alınan önlemler bulaş etkisini azaltılması için kent içi hareketliliğinin azaltılması. Bu elbette çözüm değil önlem niteliğinde bir uygulamaydı. Modern dünya inşa edilirken şehirlerin birbirine yakınlaşması, etkileşimin son derece yüksek olduğu kalabalıklar halini almasından dolayı virüsün yayılma olasılığın artmasına neden olmuştur.

Kentlerin Devrimi: Doğaya dönüş

Küresel sorunların çözümleri ile ilgili yıllarca değişik mecralarda tartışıldığı, bir sonuca varıldığı ve harekete geçilmesi beklenirken, doğa daha fazla beklemedi ve son sözü söyledi. Artık doğayı harap etmeden, ona uyumlu yaşamlar dizayn etmek zorundayız. Bu artık gelecek için bir ideal ya da zorunluluk olmaktan çıktı. Her birimiz şimdi harekete geçip, doğa ile entegre bir dünya inşa etmeliyiz. Covid-19 ile birlikte, yeni dünya düzeni içinde günlük yaşam pratiklerimizden, hayatı algılayış ve yaşayış biçimlerimize kadar yeniden sorguluyoruz. Dünyanın hızı pandemi dolayısıyla azalmış olmasına rağmen, her şey çok hızlı dönüşüyor.

Tüketim, küresel dünyanın ayakta kalmasını sağalayan en önemli unsurlardan biridir. Bundan 10 yıl önce ihtiyacımız olmayan bir çok ürün bugün hayatlarımızın vazgeçilmezi oluyor. O halde sistem önce ihtiyacın olduğunu öğretiyor, bunu empoze ediyor. Onsuz yaşayamaz oluyorsun. Bu öylesine bir girdap ki asla üretmiyor veya üretsen bile kat ve katının tükettiği için insan bağımlı haline geliyor. Pandemi ise evde kalanlara durup düşünme fırsatı verdi. Yıllardır çevre aktivistlerinin altını çizdiği dünyanın iflas bayrağını asmasına az kaldığı uyarıları, bugün anlam kazandı. İnsanlık, çevrenin ne denli önemli olduğunun farkına Covid-19 ile vardı. Bu noktada açığa çıkan yaratıcı enerji tüm yaşam alanlarını en ince detaylarına kadar salgın hastalıkların yayılmasını azaltacak şekilde tasarlanması gerektirmektedir.

Pandemiler  Ve Kentler Arasındaki Organik İlişki

Pandemi Sonrası Kent Olgusu Örneği: Graben Caddesi Veba Anıtı

Görsel 2: Graben Caddesi’nde Bulunan Veba Anıtı’nın Genel Görünümü

Salgınlar ve kentler arasında organik bir bağ olduğunu, geçmiş pandemilerin kentler üzerindeki etkileri araştırıldığında gözlenmektedir. “Kara Veba” olarak adlandırılan salgın da bu zamana kadar Avrupa’nın başına gelmiş en büyük olaylardan bir tanesidir.  Orta Çağ’dan itibaren kalabalık ve hijyenden yoksun şehirlerin kabüsü olan veba salgını, halkta o kadar çok etki bırakmıştır ki bir çok Avrupa kentinde insanların yaşadıklarını unutmaması için anıt olarak dikilmiştir. Bu anıtların amacı; insanlar üzerinde kendi geçmişlerinden ders çıkarma ya da ortak tarih bilinci oluşturma olarak açıklanabilir. İnsanlar, onbinlerce insanın yaşamına son veren bu hastalıkla uzun yıllar mücadele etmiştir (Sarıyıldız, 1993). Salgınlara toplumların değişimi için bir araç olarak bakmak iyimser bir bakış açısı olsa da üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra değerlendirirldiğinde, pandemi sonrası köklü dönüşümleri gözlemlenmek mümkündür.

Özellikle kara veba olarak ifade edilen hastalıktan sonra dünyanın rotasından önemli değişiklikler yaşanmıştır. Hem ekonomik hem de psikolojik bir çöküşe şahit olan dünya,  pandemi sonrası kentlerin bile yeniden düzenlendiğine şahit olmuştur. Hastalığın yayılmasının en önemli sebebi kent sokaklarının hijyenden yoksun olmasıdır. Sokakların insan pisliği ve çöpleri ile dolu olması, kentlerin birbiri ile yakın oluşu ve yoğun oluşu yayılmasını tetikleyen diğer sebepler olarak görülmektedir. Salgından dolayı ulaşımın oldukça azaldığı ülkeler arasında bir süre sosyal ve ekonomik yaşam durmuştur.

Bugünde tıpkı geçmişteki pandemiler gibi ağır bedelleri ödediğimiz ve öyle gözüküyor ki ödemeye devam edeceğimiz bir süreç içindeyiz. Tüm sosyal yaşamımızın, ilişkilerimizin veya iş hayatımızının seklinin değiştiğine şahit oluyoruz.

Çevrimiçi Ev Hali

Covid-19 ile hemen hemen dünyanın tamamı evlerinin içine girdi. Birçok kişi bilhassa beyaz yakalılar, evden online çalışmaya çok hızlı adapte oldu. Bir yandan yemek yaparken toplantıya katılanlar, çocuğu ile oyun oynarken rapor hazırlayanların oranı bihayli fazla. Böyle bir deneyimi yaşama fırsatına sahip olan insan, pandemi korkusuyla tekrar ofislerine dönmek istemeyecektir. Ayrıca bu durum yani ofislerin tekrar faal olması durumu, işveren için de ekstra maliyet olduğu düşünüldüğünde, bizlerin çevrimiçi yaşam halleri, yeni normalin bir parçası olacağını sinyallerini vermektedir.

Özellikle 2000’lerin başından itibaren şirket içi inovatif çözümler başlığı altında ofislerin açık olması ve birbirine temas halinde çalışanların olması gerektiğine yönelik olan inançta bu süreçte yerle yeksan olmuştur. Pandemi adeta tüm çalışanların arasına kalın duvarlar örmüştür. Birçok insan aylardır iş arkaşlarını görmemektedir. Sanal bir işe aidiyet oluşturulmaya çalışılsada, iş arkadaşı ile mailleşmek dışından bir etkileşimin olaması durumuna, sosyal bir varlık olan insanın gelecekteki tepkisi ne olacak bilinmez. Fakat öyle gözüküyor ki, bir süre daha biraradalık halinde olunamayacaktır. İş hayatının şeklinin ve fiziki temposunun azalması sonucunda kentlerde ki yoğunlukta negatif yönde ilerlemektedir. İnsanlar dijital yaşam pratiğine bir de kasaba yaşamını ekleyerek, kendini etkileyen kaygılı pandemi psikoljisinden uzaklaşmak isteğindedir. Bu yüzden kentlerin önce yoğun hali azalacak, sonrasında tersine göre hareketi başlayacaktır. Kentlerde bulunan entellektüeller daha çok tersine göç ederek, kentin sosyokültürel seviyesinin azalmasına neden olsa bile yöneticiler bu dengeyi sağlayıp, bir uyum yakalayacağı öngörülmektedir.

Sosyal Yaşam Dengesi

Sosyal bir varlık olan insanın, iş hayatı ve ev yaşantısı arasındaki sosyal yaşam dengesinin sağlanması sürdürülebilir mutluluğun temel kaynağıdır. Covid-19 sonrasında insanların sosyalleşme alanlarındaki değişimler, farklılık gösterecektir. Belki de büyük yan yana konserler, kalabalık sinema gösterimleri veya tiyatro icraları bir süre olmayacak, hatta açık hava parklarda dahi sosyal mesafe kuralına uygun düzenlemeler uzun süre devam edecektir. Yapılan bu değişikler ile insanlar birbirinden uzaklaşmaktadır. İnsanların birbiri ile duygu alışverişi yapamıyor olması, sanatsal veya fikri üretimin de körelmesine neden olacaktır. 90’lı yılların sona ermesiyle kentler için bir hayli fazla sorunun varlığı gündeme gelmiştir. Hatta son yıllarda şehirlerin öncesinde plansız büyümesinin ağır bedelleri ile karşılaşılmıştır. Bunun üzerine iklim değişikliği ve beraberindeki sorunlara ortak ve sürdürülebilir çözümler için “C40 Cities” adında ve 96 büyük şehrin üyesi olduğu bir birlik kurulmuştur. Şehirlerin problemlerine yerelden çözüm bulmak bir kısım problemler için mümkün olsa da küresel bağlamda yol almak için ortak üst akıl oluşturmak istenmiştir (Cities, 2019). Bu kentlerin birleşiminden oluşan platforma ait benzer amaçla yayınlanmış birçok rapor bulunmaktadır. Raporların temel çıkış noktası sürdürülebilir sağlık odağındadır. Bu hususta açıklama yapan Kentsel Tasarım ve Ruh Sağlığı Merkezi Direktörü Layla McCay (Constable, 2020) sözlerine hepimizin ihtiyaç duyduğu esnek, sürdürülebilir şehirler için kentsel planların sağlık merceği kullanılarak tasarlanması, değerlendirilmesi ve otoriterlerce onaylanması gerekliği ile başlamıştır.

Özgürlüğün bile yeniden tanımlanmasına şahit olduğumuz bu günlerde sahip olduğumuz her şeyin sahibi olmadığımızı gördük. Yaşamımızı sürdürebilmek adına doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunun farkına varıyoruz. Bundan sonra daha farklı olacak ile başlayın devamında maddelerce süren doğaya karışma planları yapıyoruz. Birimiz alternatif tatil şekilleri planlarken, diğerimiz uzun doğa yürüyüşlerinin hayalini kuruyor. Gidip saatlerce alışveriş merkezlerinde vakit geçirmek, bunca zamandır karantinada olan insanlar için cazibesini yitirdi. Halk sağlığı birlikte olmayı tehlike olarak görüyorsa ve uyarıda bulunuyorsa, bir arada olduğumuz her yerden vazgeçmemiz gerekecektir. Öyle anlaşılıyor ki bu pandemi tıpkı diğerleri gibi bizlere sosyal alanda büyük sürprizler ve yenilikler sunmayı amaçlıyor.

Mimarinin Hayati Önemi

Mimariyi bilmeyen ya da anlamayan herhangi biri kentlerin alelade düzenlendiğini düşünür. Oysaki kentler Antik Yunandan itibaren oldukça önemli sosyal yaşam alanları olarak kabul görür ve bu durum onların planlı davranmasını gerektirir. Kentleşirken ne yazık ki doğaldan uzak ve ekolojik forma aykırı bir biçimde hareket ettik. Northeastern Üniversitesi’nden Sara Jensen Carr ile yapılan söyleşide (Capital Social, 2020) hala yazımı devam eden kitabından sağlık ve kent mimarisinin arasındaki ilişkinin geçmiş salgınlardan ders alır nitelikte olması, kentlerin bu COVID-19’dan da payına düşeceğine alacağının altını çizmektedir. Evrenin bize ikazına kulak vermezsek, çok yakın bir zamanda kendi kıyametimizi yaşıyor olacağız. Bu anlamda mimarinin zihniyeti değişmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Salgınlardan en az fiziksel ve psikolojik zarar ile kurtulabilmek için öncelikle bu gerçek ile yüzleşmeliyiz.

Mimarinin yeni yolu doğal ve eko-kent mimarisi olmalıdır. Şehirlerde çalışma saatlerinden, toplu taşıma kullanımına, sosyal yaşam aktivitelere varıncaya dek her şey yeniden düzenlenmelidir. Köyler veya kasabalar nedendir bilinmez insanlar nezdinde şehirlerden daha güvenli olarak algılanmaktadır. Bu elbette herkes köylere yerleşsin demek değildir. Kentler yapısal dönüşüme giderek daha ekolojik kentlere dönüştürülebilir. İnsanların tüketim alışkanlıklarının da değişeceği düşünüldüğünde alışveriş merkezleri yerine, açık hava pazarlar öncelikli tercih sebebi olacaktır.

Uzun yıllardır çevre aktivistlerinin radikal bulunan tutumlarına bugün tüm dünya hak vermektedir. Yeni normal gereksiz büyüyen şehirlere öncelikle izana çekeceği gerçeği, şehirli sosyokültürel seviyesi üst düzeyde olanların şehirlerden ayrılacağı anlamına gelmektedir.

Dönüşümün Gücü

Dünya tarihinde insanlar üzerinde büyük etkiler yaratan olaylardan sonra bu yaşadığı olaylardan ders çıkaracak ve ilerlemeye devam edecektir. Covid-19 sonrasında da dünya kendini yeniden inşa etme sürecine girecektir. Yani bu kadar olağandışı, yıkıcı etkilerinin yanında, tarihteki örnekleri gibi insanları harekete geçiren, değişimi tetikler ve toplumsal duyarlılığa neden olan olumlu gelişmeleri de beraberinde getirir.

Şu anda içinde bulunduğumuz ekosistem çöküp, yerine daha bütüncül, evrensel dayanışmanın desteklendiği, kapsayıcı paylaşım ekonomisine doğru bir eğilim gözlemlenmektedir. İnsanın daha tükettiği, sınırsız bir üretim ekonomisine ihtiyacımızın olduğu yıllardır tartışılmakta, bu çağrıyı kulak ardı eden dünya artık bir şekilde cevap vermek zorunda kalmıştır. Bildiğimiz sosyal yaşam ve onun kuralları yeni dünya düzeninde pek karşılık bulamayacaktır. Bu süreç sonrasında sosyal kontrolün ve dijitalleşmenin etkisiyle daha bireyselleşmiş insan toplulukları oluşmaması için, inanların otoriterlerce iyi yönlendirilmesi gerekmektedir. Şehir yöneticileri bu kapsamda oldukça önemli rol oynamaktadır. Büyük kent yönetimlerinin insanları yeni düzene adapte etmesi, sürdürülebilir toplulukların oluşturulması, bu dönemde yapacakları en önemli dönüşüm faaliyeti olacaktır.

Tüm insanlık aynı anda bu süreci yaşıyoruz fakat her birimiz farklı şekilde deneyim kazanıyoruz. Farklı şehirlerde süreç içinde olanların, durumdan çıkardıkları sonuçta elbette ki farklı olacaktır. Kentler için düşünülmesi gereken en zaruri ihtiyaç, yerleşim planlamasının şehrin içlerinden şehrin çeperine doğru aktarılması olacaktır. Birçok iş kolu dijital çözümler ile işlerini yürütebileceğini deneyimledi. O halde virüs için uygun ortamlardan uzakta bir arada olmayan yaşam alanları tercih edilecektir. Kent planlamaları büyük ihtimal ile içten dışa doğru eğilim gösterecektir (Forsyth, 2020). Şehir merkezlerinden ziyade eteklerin alt yapısı yeniden yapılandırılmalıdır. Son on yıldır, planlama, tasarım ve halk sağlığı kesişimlerine bakan kişiler daha az bulaşıcı hastalıklara, daha çok kronik hastalıklara, tehlikelere ve afetlere ve savunmasız kişilere odaklanmıştır. Mevcut pandemi bulaşıcı hastalıklar için tasarım sorununu ön plana çıkarıyor ve gelecekteki araştırma ve uygulamalar için önemli sorular gündeme getiriyor (Forsyth, 2020).

Bir diğer öneri için kentlerin ve yahut yaşam alanlarının insanın fiziki koşullarına uyumlu, sağlıklı ortamların olduğu ve en önemlisi belki de insanların mental sağlığı için uygun ortamlar olmasıdır. Yaşam alanlarının doğaya erişim imkânı sağlaması gerektiğini yaşanan olaylar sayesinde insanlık öğrendi. Tokyo Büyükşehir Yönetimi, “yerel renk ve özellikleri bir araya getirerek” yerel kimliği teşvik eden ve “toplumun cazibesini arttıran” çabaları desteklemektedir. Olanakları her yere yani tüm yaşam alanlarına eşit sunmak ve bir mahallenin kişisel kimliğini geliştirmek hem fırsatı hem de aidiyeti teşvik edebilir. Bu komşuluk duygusu zihinsel sağlığın ayrılmaz bir parçasıdır (Urban Design Mental Health, 2018).

Akıllı Kentler ile Salgınların Üstesinden Gelmek

“Smart city” olarak kullanılan ve Türkçeye akıllı kentler olarak çevrilen bu kavram, aslında belli bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır. Teknolojinin ilerlemesinin kentlere yansıması olarak izah edilen akıllı kentler, sürdürülebilir bir kent yaşamı için üretimin ve hizmetlerin verimliliğin oldukça fazla olduğu, ekonomik açıdan daha öngörülebilir bir ekosistem sunmaktadır. Günümüzde veri ve dijital teknolojinin yaşam kalitesini arttırdığı gerçeği akıllı kentlerin de önemi artmıştır. Bu sistem ile daha kapsamlı, hızlı ve düşük maliyetle hizmet sunumu sağlanmaktadır.  Kentlerin akıllı olması durumu, salgın hastalıklardan korunmak için oldukça sağlıklı yaşam alanları yaratmaktadır.

Akıllı kentler özellikle Covid-19 tehdidi ile birlikte yeni çalışma şekillerinin denenmesi, kentlerin akıllı çalışma yöntemlerini oluşturabilmesi ve bu durumu sürdürülebilir hale getirebilmesi hakkında konuşan Canberra Üniversitesi’nde görev yapan Profesör Richard Hu, akıllı kentlerin, kentleri bu tarz krizlere karşı daha dirençli hale getireceği üzerinde durmuştur (Öztaş, 2020).

Her şeyin akıllandığı bu yüzyılda, kentlerin eski hantal yaşamına devam etmesi zaten pek mümkün değildi. İnsan sayısı artıkça, sunduğu hizmetin kalitesini artırmak geleneksel hizmet ile zorlaştığı için zaten yavaş yavaş birçok uygulamam dünyanın değişik yerlerinde deneyimlenmekteydi. Dünyada akıllı kentler konusunda öncü durumda olan ülke, aynı zamanda dünya nüfusunun üçte birine yurt olan Çin, kalabalığı izleme, verileri kaydetme, daha hızlı ve iyi hizmet verme gibi özelliklerinden dolayı bu uygulamaya geçmiştir. Akıllı kentler ile ilgili en kaygı verici durum ise insanlara bu hizmetleri sunarken aslında temel hak ve özgürlüklerin hiçe sayıldığı düşünülmektedir. Siyasi denetimin otomatikleşme, daha çok baskı rejimlerinde görülen bir durum olmasından dolayı akıllı kentler bu anlamda negatif bir algıya sahiptir. Örneğin her sosyal alanda senin bilgin olmadan ateşinin ölçülmesi, senin ile ilgili verilerin kaydının tutulması gibi durumlar kamu yararı açısından olumlu fakat bireyin özgürlüğü açısından oldukça endişe vermektedir. Yani akıllı sağlık sistemlerinin oluşturulması, kentler için akıllı ve doğru planlama için fırsat sunarken bazı kaygı yaratıcı durumlara da sebep olacaktır.

Leave a Comment